17 Şubat 2008

found in translation

“ama bazen ve birden bire, o büyülü anlarda, insanları öyle seviyorum ki sadece nefes alıp verdikleri için..sadece bu dünyada hep birlikte tek başımıza olduğumuz için ..ve sadece bu saçmalığın içinde olup yürüyüp gitmeyi seçtikleri için.. nadiren kahkahalarla güldükleri ve acı çektikleri için..birbirimizi bir an bile anlamamışken, aslında belki de hiçbir farkımız olmadığı için…”


ve büyülü sözcükler dökülüvermişti ağzından gece karanlığının ağırlığı artarken verandalarda
odalarda kırlarda kedilerde ve insanlarda. Uykuyla yıkanırken diğerleri o büyünün tesiri altındaydı. Anlaşılıyor ki büyü onun bir şekilde hep içindeydi. Sahip olduğu şeyin şaşkınlığıydı o günün yağmurlu mu yoksa yalnızca bulutlu mu olduğunu anımsayamayışı.hep daha görkemlisini düşledi, olanı biteni bununla ölçüp biçti etrafındaki insanlar. Bu kuvvetli bir rüzgardı, kanatlarına doldu. Onu aldı ve bilmediği ama bilmek için heyecan duyduğu bir bahçeye taşıdı. Acımasız ve kabarık tüylü sevimli ve fazlasıyla kederli yaratıklar vardı etrafını saran şehrin panayırında. Ve sanki orayı yaşayabilmenin yolu orayı anlayabilmekte, anlayabilmenin yolu onların değişken duygularının ardındaki aklın karmaşık yollarında, gecenin ve diğer tüm gecelerin kesinlikle en etkileyici prensinin birdenbire ortaya çıkması ve elindeki gümüş anahtarıyla simgesi olduğu hayali ona sunması ise o hengamede onu tanıyabilmenin ve her şeyi en azından kendine açıklayabilmenin ardındaydı. Elbette şaşkınlık yorucuydu, işin derinine ulaşmaya duyulan tutku badireliydi ve her defasında yaptıklarındansa yapamadıklarıyla ilgilenmekteydi bu acımasız kabarık tüylü sevimli ve kederli yaratıklar, birer yaratık olduklarına bakmaksızın. Rüzgarda herkesin ağırlığının birbirine denk olduğunu bilmezlermiş gibi üstelik. Etrafını saran her şey aynı yanılgının bir parçasıydı. Bir yanılgıydı çünkü etrafındaki her şeyi var eden yine kendisiydi. Tüm bu yerüstü dünyası onun eseriydi yolun bir yerinde. Hayaller kuran onları koruyup kollayan, rüzgara tereddütsüz kanat açan yine oydu. Sevgi bile dozu aşıldığında biçim değiştirerek yakıcı olabiliyordu, ve daha neler neler…. Neyse ki her kasırganın bir yönü vardı, neyse ki rastladığımız her şeyin bizim aklımızı aşan bir anlamı. Neyse ki her şekil kendisiyle beraber ait olduğu zamandan da vazgeçmek zorundaydı. Dünya dümdüzdü sanıldığının aksine ve yazı yahut tura gelmek üzere havaya savrulduğunda o da üzerindeki her şeyi sağa sola dağıtmaktaydı. Savrulanların boşlukta ve kendi aralarında yeniden kümelenmelerinde ise parmağı yoktu. Bilinmezlik nasılda bilinemeyeceğinin sırlarıyla üstüne yağarken bütün şehrin, bunun takdirinden büyük keyif duyuyor ve kendini tutamayarak bu düşü paylaşanların pembe yanaklarından birer makas alıyordu. Rüyanın ortasında onun rüya olduğunu fark etmeye benzeyen bir his uyandı içinde, istemeksizin bu kez. O anda yalnızca yapabileceklerimizi göstermenin vaktini işaretliyordu etrafını saran yıldızlar. usulca yumdu gözlerini ardından. Zamanın arasında boşluk bırakmadığı pamuklu gökyüzünden birdenbire ve keyifli bir uyuşuklukla gecenin maviliğine ve yeryüzünün yeşiline düştü. Zaman en çok kendi çocuklarına zulmediyordu bazen. Zaman kendini onarmaktan hoşlanıyordu. Gecenin karanlığı usulca yerini alacalı maviliğe teslim ederken ufkun katmerli kıvamı boyunca, bir adam belirdi yanında aynı heyecanla gözleri sabah yıldızı gibi parlayan, aynı kaderi paylaşan, aynı düş yollarından yuvarlanan… Elinde olmadan. saçlarını boşlukta yavaşça, hem de o kadar ki denizler altındaymışçasına savurdu, halen pamuklar içindeki prenses.. Başka ve çok daha gerçek bir hayale gözlerini yumarken, bu kez kendi yarattığı rüzgarla, dudağının kenarında aniden beliren bir titremeyle tuttu, diğer elinde gümüş bir anahtar tutan, aşk ve inanç ile kuşanmış kalbi delik bu prens adamın elini..

“O anda yalnızca yapabileceklerimizi göstermenin vaktini işaretliyordu etrafını saran yıldızlar”
http://www.youtube.com/watch?v=Z9U3u_pqyWs

zgr

0 comments:

  © Blogger template 'iNY' by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP